TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMELİ KÜLTÜRDÜR…

0
* “Ben zannediyorum ki, efrad-ı umumiye-i milletin hiçbirinden fazla yüksekliğe malik değilim. Bende fazla teşebbüs görüldüyse, bu benden değil, milletin muhassalasından çıkan bir teşebbüstür. Sizler olmasaydınız, sizlerin vicdani temayülâtınız bana nokta-i istinat teşkil etmemiş olsaydı; bendeki teşebbüsatın hiçbiri olamazdı.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Dil Devrimi’ni Zorunlu kılan Osmanlıca’dan Kaynaklı Çok Ciddi Nedenleri Vardır..

Gazi Atatürk, Türkçenin “ÖZ GÜZELLİĞİN” ortaya çıkması için her şeyden önce yabancı dillerin baskısından, etkisinden kurtarılması gereğini belirtmiştir:

“Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini bağımsızlığını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür“ diyen Gazi Atatürk’ün Cumhuriyeti kurup kurumlaştırırken en çok önem verdiği iki temel konudan birisi TÜRK TARİHİ ve diğeri ise TÜRK DİLİ’dir…

Bazı çevrelerin iddia ettiği gibi Atatürk’ün Dil Devrimi, “durup dururken”, “hiç gerek yokken” yapılmış bir devrim değildir. 20. yüzyılın başlarında Atatürk’ü Dil Devrimi’ni zorunlu kılan Osmanlıcadan kaynaklı çok ciddi nedenler vardır. Bu nedenleri şöyle sıralayabiliriz:

* 8 yüzyılda Türklerin Müslüman olmasından sonra ibadet ve bilim, dil olarak Arapça, sanat (edebiyat) dili olarak da Farsçanın kullanılmaya başlamasıyla zamanla Türkçe ihmal edilerek adeta unutulmaya yüz tutmuştur.

* 13 yüzyılda Anadolu’nun ilk Müslüman Türk Devleti olarak bilinen Anadolu Selçuklu Devleti’nin resmi dil olarak Farsçayı kabul etmesi bu devlette dil ikiliğine neden olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti’nin TÜRK-TÜRKMEN halkı, Türkçe konuşurken, devlet yöneticilerinin Farsça konuşması ciddi sorunlara yol açmıştır. Nitekim; 13 Mayıs 1277’de Selçuklu’ya başkaldırıp Konya’yı ele geçirip bağımsızlığını ilan eden KARAMANOĞLU MEHMET BEY çıkardığı ilk fermanda, “BU GÜNDEN SONRA DİVAN DA, DERGAH DA, BARGÂH DA MECLİSTE VE MEYDAN DA TÜRKÇE DEN BAŞKA DİL KULLANILMAYACAKDIR” diyerek bir anlamda anadiline sahip çıkmak isteyen TÜRK-TÜRKMEN HALKLARININ BİR NEVİ DIŞA YANSIYAN İÇ SESLERİ OLMUŞTUR…

* Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra kurulan Osmanlı Devleti’nin özellikle 16. yüzyıldan sonra bilim ve edebiyat dili olarak ARAPÇA ve FARSÇA ağırlıklı dil kullanması sonucunda bu dile artık “TÜRKÇE” denilemeyeceği için “OSMANLICA” adı verilmiştir. 16.-19. yüzyıl arasında adeta Arapça ve Farsçanın istilasına uğrayan Türkçe öylesine dışlanmış ki, “AYAĞI ÇARIKLI KABA TÜRKLERİN KONUŞTUĞU DİL” diye adlandırılmıştır…

* Osmanlı’da o dönemde Türkçe o kadar aşağılanmış ki, örneğin Yavuz Sultan Selim dönemi olaylarını anlatan “SELİMNAME” adlı kitabın yazarı Keşfi, kitabını Türkçe yazmasını isteyen bir şaire, “TÜRK DİLİ İRİ BİR İNCİ TANESİ GİBİ YONTULMAMIŞTIR VE İÇ TIRMALAYICIDIR. O YÜZDEN YERYÜZÜNDEKİ ZAYIF YARATILIŞLI KİŞİLERCE HOŞ KARŞILANMAMAKTA, DİLDE KURALLARA ÖNEM VEREN KİMSELERİN ANLAYIŞ VE BEĞENİSİNE DE UYGUN DÜŞMEMEKTEDİR. BU YÜZDEN DE KÜLTÜRLÜ KİMSELERİN GÖRÜŞLERİNDE DIŞLANMIŞ VE GÜZEL KONUŞAN KİŞİLERİN SÖYLEYİŞLERİNDE AŞAĞILANMIŞTIR“ diyebilmiştir…

İslamiyetin kabulünden sonra Türkçeye yerleşmeye başlayan Arapça ve Farsça sözcüklerin oranı KARAHANLILAR döneminde “KUTATGU BİLİĞ” de % 1-2 iken, iki yüz yıl sonra yazılan “ATABETÜ’L HAKAYIK’ta bu oran % 20-26’ya çıkmıştır. Arapça ve Farsçanın oranı Türkçeye ağırlık veren halk şairi Yunus Emre’de % 13 civarındayken, Divan şairi Baki’de % 65, Nefi’de % 60, Nabi’de

% 54’tür. Arapça, Farsça oranı Tanzimat şair ve yazarlarından Namık Kemal’de % 62, Şemsettin Sami’de % 64, Ahmet Mithat’da % 57, İttihat ve Terakki döneminde Ziya Gökalp’te % 57’dir…

Osmanlı’da saray ve edebiyat çevrelerinin Arapça, Farsça özentisi yüzünden Türkçe sözcükler yerine Arapça, Farsça karşılıkları kullanılmıştır. Örneğin ‘ODUN’ yerine ‘HATAB’, ‘ET’ yerine ‘LAHM’, ‘PİRİNÇ’ yerine ‘ERZ’, ‘YOK’ yerine ‘NA-MEVCUT’, ‘BEKLEME’ yerine ‘İNTİZAR’, ‘ÇARPIŞMA’ yerine ‘MÜSADEME’, ‘BAŞ’ yerine ‘RE’S’, ‘GÖZ’ yerine ‘ÇEŞM’, ‘YÜZ’ yerine ‘VECH’, ‘DİL’ yerine ‘LİSAN’, ‘EL’ yerine ‘YED’ gibi bazı sözcükler kullanılmıştır. Ayrıca ‘BABA’ yerine ‘PEDER’, ‘ANNE’ yerine ‘VALİDE’, ‘HÂKİMLER’ yerine ‘HÜKKÂM’, ‘ÇİĞDEM’ yerine ‘LAHLÂH’, ‘YOL’ yerine ‘TARÎK’, ‘GÜN’ yerine ‘YEVM’, ‘YENİ’ yerine ‘CEDİD’ kullanılmıştır.

Garip kullanımlar da vardır. Örneğin ‘RESM-İ GEÇİT’ tamlaması: ‘RESM’, Arapça ‘TÖREN’ demektir. ‘GEÇİT’ ise Türkçe’dir. Aslında bu sözcüğün doğrusu Türkçe ‘GEÇİT TÖRENİ’ olmalıdır…

13-17. yüzyıl arasında Türkçe yazılanlar bugün (21. yüzyılda) anlaşılırken, 16-20. yüzyıl arasında Arapça, Farsça ağırlıklı yazılar bugün günümüzde anlaşılamamaktadır.

Örneğin Dede Korkut, Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Türkçe kullandıkları için bugün bile çok rahat anlaşılmaktadırlar.

Ancak Baki, Nefi, Abdülhak Hamit bugün bile anlaşılamamaktadır. Ya da çok zor anlaşılmaktadır, çünkü ağırlıklı olarak Arapça ve Farsça kullanmışlardır.

 

İşte bir örnek:

Halk şairlerinden Karacaoğlan der ki;

“Nedendir de, kömür gözlüm nedendir?

Şu geceki benim uyumadığım,

Çetin derler ayrılığın derdini,

Ayrılık derdine doyamadığım.”

Yazı İçi

Sanırım anladınız, çünkü TÜRKÇE!

 

Divan şairlerinden Nefi der ki;

“Girdi miftah-ı der-i gene-i mânia elime,

Âleme bezl-i Gûher eylesem itlaf değil,

Levh-i mahfuz-ı sühandır dil-i pek-i Nefi,

Tab’ı yaran gibi dükkançe-i sahaf değil.”

Sanırım pek anlamadınız, çünkü ARAPÇA, FARSÇA!

 

Görüldüğü gibi yüzyıllar önce yazılmış, söylenmiş metinleri bugün anlayamamamızın nedeni Gazi Atatürk’ün Dil Devrimi değil, yüzyıllarca yıl önce o metinleri yazanların TÜRKÇE yerine ARAPÇA, FARSÇA kullanmalarıdır. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, İngilizlerin 500 yıl önce Shakespeare’in yazdıklarını bugün okuyup anlamalarının nedeni İngilizlerin 500 yıl önceki dillerine sahip çıkmalarıyken, bizim 500 yıl önce Nefi’nin yazdıklarını, bugün anlayamamamızın nedeni 500 yıl önceki dilimize sahip çıkamamamızdır…

İşte zaten bu “SAHİPSİZLİK” bizde 20. yüzyılda Dil Devrimi’ni zorunlu kılmıştır…

Osmanlı’da bilim, sanat ve eğitim alanlarından dışlanan TÜRKÇE öylesine hor görülmüştür ki, bazı Türkçe sözcüklerin yerine “UYDURUK ARAPÇA” sözcükler türetilmiştir.

Örneğin dilimizde “OKUMAKTAN” gelen “OKUL” sözcüğü yerine Arapların “yazıhane” (BÜRO) anlamında kullandıkları Arapça “MEKTEP” sözcüğü uydurulmuştur…

19. ve 20. yüzyılda yenilik hareketlerinin hızlandığı dönemlerde Osmanlıcanın yetersizliği iyice ortaya çıkmıştır. Batılılaşmaya paralel Batı’dan sızan İngilizce, Fransızca, Almanca bilim, sanat, tıp ve kültür terimlerine yeni karşılıklar bulunması gündeme gelmiştir…

Ancak yüzyıllar boyunca Türkçe adeta unutulmaya terk edildiği için bu yabancı sözcüklere Türkçe değil Arapça karşılıklar türetilmeye çalışılmıştır. Örneğin Ziya Gökalp, “SOSYOLOJİ” yerine “ŞENİYET” “KÜLTÜR” yerine “HARS” gibi Arapça karşılıklar türetmiştir.

Bunun gibi Namık Kemal “HURRİYE”, Ekrem Bey “TENKİD” gibi Arapça kökenli sözcüler türetmiş, ama bu sözcükler Arapça anlamlarıyla kullanılmamıştır. Böylece aslında yabancı olan sözcüklere yeni yabancı karşılıkları bulunmuştur!

Başlangıçta Namık Kemal ve Ziya Gökalp gibi çok önemli Osmanlı aydınları bile Batı’dan gelen yabancı sözcüklere Türkçe karşılık türetmeyi düşünemeyecek kadar Türkçeden uzaklaşmışlardır. Maalesef!

Gazi Atatürk’ün ÖZ TÜRKÇE HAREKETİ dikkate alınacak olursa, onun kendisini derinden etkileyen bu iki aydını “AŞTIĞI”nı rahatlıkla söyleyebilir.

Osmanlı’da medreselerde Türkçe yasaktır. Osmanlı’da Türkçe eğitim dili olarak ilk kez 1773’te “MÛHENDİSHANE-İ BAHRÎ HÛMÂYÛN”un (DENİZ HARP OKULU’NUN TEMELİ) kurulmasıyla kullanılmaya başlamıştır.

1793’te 3. Selim tarafından kurulan “MÛHENDİSHANE-İ BERRÎ-İ HÛMÂYÛN” da dersler TÜRKÇE VERİLMİŞTİR.

Gazi Atatürk, Dil Devrimi’ni gerçekleştirirken 19. yüzyıldan beri devam eden bu dil tartışmalarından beslenmiştir, ancak çok daha sistemli, çok daha planlı, çok daha bilimsel, çok daha cesur ve radikal hareket ederek yüzyıllardır dışlanıp unutulmaya terk edilmiş Türkçeyi kurtarmıştır.

“Ulusal duygu ve dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili dillerin en zenginlerinden biridir, yeter ki bu dil bilinçle işlesin. Ülkesini yüksek bağımsızlığını korumasını bilen TÜRK ULUSU DİLİNİ DE YABANCI DİLLERİN BOYUNDURUĞUNDAN KURTARMALIDIR.”

“TÜRK ULUSUNUN DİLİ TÜRKÇEDİR. Türk dili dünyadaki en güzel, en zengin ve en kolay bir dildir. Türk Dili, Türk Ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk ulusunun geçirdiği bunca tehlikeli durumlarda, ahlakının, geleneklerinin, anılarının, çıkarlarının, özetle bugünkü kendi ulusallığını, yapan her şeyin dili aracıyla olduğunu görür.

TÜRK DİLİ TÜRK ULUSUNUN KALBİDİR, BELLEĞİDİR…

YAZAR: Orhan ORGARUN

Cevap bırakın

ssd vds
ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds ssd vds